ÖLÜMCÜL SESSİZLİKLER-NAİL VARAL


Açıklama: Bendim o gün saçlarına dokunmaya kıyamayan mavi renkli rüzgârlar. Yıldız benim bakışım, ay benim serinliğimdi.
Kategori: Aşka Dair
Eklenme Tarihi: 28.Ağustos.2015
Geçerli Tarih: 19.Ocak.2018, 02:55
Site: Yazanel Edebiyat
URL: http://www.yazanel.com/haber_detay.asp?haberID=1027



// Hadi, sırrımı ifşa etmeyeceğine dair bana yemin ver.
Sana, intihar kokan şiirler yazayım Leyla //

1-

Ben seni denizler ‘yokluğun’ anaforu içerisinde kıvranırken
sevmiştim. Tanrı, kızıl kıyamet bir yaratışa soyunmuştu o
zamanlar. ‘Bela’ sırrında uğuldayan ruhların yansımaları
düşüyordu aynalara.
Çizgilerimiz netleşiyordu usulca. Hışırtıları duyulabiliyordu aşkı
alnımıza kazıyan kader kaleminin. Hiç bilinmeyecek bir dil,
yazılmayacak şiir, okun(a)mayacak bir kitabı ezberliyordu
ruhlarımız. İsrafil’in bilmemesi gereken sırrı alınyazımıza
yazıyordu melekler.

Ah leylim, yağmurlar aynalara çiziyordu siluetini. ‘Sesin’
Züleyha’nın sularda sakladığı acı, ‘nefesin,’ kokusuydu tüm
mevsimlerin. “Elif,” duruşun, “ayn” gülüşün, “nun” ölüşün
olmak için yaratılmıştı. Görebiliyordum susuşlarının ardında ki
saklı gerekçeleri.
Ben seni sevmeye başladığımda, eşya ‘hep’le ‘hi璠arasında
cenindi. Cebrail, oturmuş bir kenara, saçlarını örmeye
başlamıştı aşkımın. Peygamberlerin hikâyeleri bir
denize taşınıyordu usulca.

Yer gök yoktu o zaman. Yüzünün bulutlarından alıp terini,
tenimin ırmaklarına döküyordum leylim. Gözlerin bakmaya
kıyamadığı bakışları ‘la Mekân’a çeviriyordu Allah. Dokunmasını
istemiyordu sana günahkârların. Bu yüzden ilk önce gaflet
yaratılmıştı. Sonra, seni göre(bile)ceklerin kalbine koymuştu
onu Tanrı. Ben hidayetiydim gülüşlerinin. Notalar arasına
sıkışıp kalan türküler gibi sepken kokulu yağmurlarda
yakalayıp zerrelerini, toprağın sinesinde gül oldum. O gün sen,
kavi bir özgürlük seremonisi, ben, evveli olmayan bir kıraatin
çağları kuşatan gökyüzü çığlığıydım.

Poyrazlı sabahlara kan sürüyordu müntehir hikâyeler. Sen, ey
en çok özlenen, en çok kıskanılan, en çok aranan sevgili, sırf
‘daha fazla sevilesin’ diye, milyonlarca kez yaratıyordu
beni Tanrı. Ben dolaşıyordum tebessümünde. Gamzelerine
sığınan gül ben, gözlerine yazılan şiir ben, ellerine dokunan el
benimdi. Bendim o gün saçlarına dokunmaya kıyamayan mavi
renkli rüzgârlar. Yıldız benim bakışım, ay benim serinliğimdi.
Tenine mülteci güneş benim nurumdu, seni yıkamaya
gelmiştim çok uzaklardan.

2-

Yedi bin yıl sonra
sabah vakitlerinde kulağına okunan
ezan oldum burada.

Bir kuşaktan diğer kuşağa seni taşıyan yorgun bir seferdim.
Seni, binlerce yıl sonra karşılamaya uzanmış, Tanrı’nın aşk
nefesiydim. Nuh’un gemisinde aradım seni önce. Felaketin tam
ortasında kulağına eğilip “Allah bizimle” diye güven fısıldayan
güvercin bendim. İbrahim’le gözlerin için yandığım da
kıvılcımlar kadar çoğalıyordum.
Seni sordum Yakup’lar la kuyuya. Seni bekledim Züleyha’yla
Mısır’da. Hacer’in içinde büyüyen yara ben, İbrahim’in
kalbindeki çareydim. Seni görmek için İdris’le cennetlere inen
de ben, İsa ile göklere çıkan da bendim o gece.

3-

Ey ak kanatlarıyla beni sarmalayan masum düş!
Ey ölümlere meydan okuyan güzellik şahikası son gülüş!
Ey sevda kitabının hiç yazılmamış öyküsü, sayfa sayfa
büyüyüş!

Yorgun bir savaşçıyım şimdi İstanbul sokaklarında.

Kaç gerilla vurdum sana ulaşmak için? Kaç direnişi yardım, kaç
orduyu darmadağın ettim. Kaç güneşi ıslattım gözyaşlarımla, kaç
okyanus kuruttum ateşlerimle, unuttum.
Türkü oldum dillerinde dolandım, şiir oldum kaleminde ağladım,
âşık oldum gözlerine bağlandım da bilmedin. Yüzünü seyrettiğin
aynan, kitap aralarına düştüğün notlardım.
Ah sevdiğim, babanın şefkatinde merhamet, annenin kollarında
hidayet, arka sokaklar(ın)da sana deli olmuş cinnettim. Sırf ben kül
olayım diye yaktılar kenti. Sana düşkün olmaktan başka bildiğim
bir şey yoktu hâlbuki. Anlasana, ben, bırakıp tüm Asya’yı, sana
gelmişim. Sana, beni çöllere salan o deli, o yangın, o gerilla
gözlerine gelmişim. Yıka beni bahar kokan gülüşlerinle, içinde
kalan aşk hürmetine.

Şimdi, bunca zaman sonra seni bulmuşken, intiharlar takınıp
yüzüne, kan kızılı susuşlar düşürmeye devam mı edeceksin
ardına leylim? Kurşuni reddedişlerini saplayıp duracak mısın
hummalı uykularıma? Yüzünün lal taraflarında yırtmaya devam
mı edeceksin utangaç gençliğimi? Ölümcül sessizlikler mi
süreceksin şakağının namlularına? Kaç gece daha ezelde
boynuma geçirilen zinciri terinle yoğuracaksın? Kaç gece
“belki içime düşer” diye, korkular içinde arafta kalacaksın?

Artık kifayetsiz cümleler içimin çığlıklarına tercüman değil ah.
Tur dağının özlemleri sararken dağlarımı, Musa kadar
büyüyorum Harun’un yüreğinde. Her gece bir yıldız tutuyorum
aklımda. Bir yüz çalıyorum baktığın aynalardan. Öyle güzel
düşüyorsun ki içime, bir seni tutmalara kıyamıyorum, birde
gidişlerini.
Katliam gibi dursam karşında bana dur dermişin leylim?
Dokunur musun ıslak saçlarınla yalnızlığıma? Sararmısın
uzaklığıma vefasız kollarını?

Hadi, uzak ihtimallerin künyesi olmaktan çıkar küskünlüğümü
ey sevilmelere doymayan yar. Bütün şehirleriyle sana teslim
olmaya gelmiş çaresiz bir kralım. Kuşatıldım sıcaklığının
cehennemiyle. Tenimde ağrılı yaralar var yârim. ‘Kızgın
gülüşlerim’ karanfil kokuyor. Hala bana uzak bir kuyuya bakar
gibi bakıyorsun. ‘Gül’ kokun, ‘güneş’ gözlerin, ‘bahar’
tebessümün bana hâlbuki.
Görme yaralarımı, ben kanarım onların üzerine. Vuslatını ele,
ihanetini bana ver razıyım. Razıyım yalnızlığında “elif”
miktarı ölmelere ben.


NAİL VARAL, yazdı.

22 Mart 2014 – 20.55